“The Brandt Brauer Frıck Ensemble – Pretend”

Ralph Waldo Emerson

“The voyage of the best ship is a zigzag line of a hundred tacks. See the line from a sufficient distance, and it straightens itself to the average tendency. Your genuine action will explain itself, and will explain your other genuine actions. Your conformity explains nothing. Act singly, and what you have already done singly will justify you now.”

Tercümesini aşağıdaki kadar yapabildim, afiyet olsun:

“En iyi geminin yolculuğu, yüzlerce birbirine çivilenmiş çizgiden oluşan bir zigzag’dır. Çizgiye yeterli bir uzaklıktan bakıldığında, kendini ortalama eğilime göre düzleştirir. Gerçek eylemlerin kendilerini ve diğer gerçek eylemlerini açıklar. Uyumun ise hiçbir şey anlatmaz. Adım adım /bağımsız ve de tekil davranın ve zaten teker teker yapmış olduklarının tümü şimdi seni haklı gösterecektir.”

Kırık Kanat Örücü

Mevsim bir ileri iki geri değişiyor, kış ile yaz aralığındaki herhangi bir baharda, ruhumu içinde sıkıştığım şehrime teslim ediyorum: Yağmur yağdığında gülümsüyorum, güneş açınca ağlıyorum. Hava durumu ile köşe kapmaca oynar gibi dursam da mekana, en çok da zamana seneler önce yenilmişim ve de aslında o vakitten beridir kendimi yiyorum…
Okumaya devam et

Folie à Deux

“İşitmek istemediğinde kulak vermek dinlemek olmuyor. Karşındakine zaman vermeden dinlemek de duymağa eşitlenmiyor… Yani ‘birine kulak vermek‘ ile ‘onu duymak’ arasında her daim büyük bir mesafe bulunuyor.”

Ses, ilk duyduğum anda rahatsız ediciydi. Metal kapaklı dikdörtgen çakmak art arda açılıp kapatılıyordu. Beş kişilik pazarlama ekibi olarak, kalitenin sesi Zippo’yu dinliyorduk. İç güdülerimin isyanı hayal gücümü tetiklediğinden olsa gerek: Oturduğum yerden masanın öbür ucuna zıpladığımı, müdürün elinden çakmağı kaptığımı ve de camdan dışarı fırlattığımı kafamda kuruyordum. Krema üstü vişne misali belki bir de suratına tükürüklü bir “Yeter lan!” cümlesini anırmayı hayal ediyordum. Bulunduğumuz katta açılabilen herhangi bir camın olmayışı, asabiyetimin iki yavru kedi gücüne denk oluşu ve de kabalıktan beslenen cesaretimin eksi üçe eşit olması hayalimle aramdaki engellerimdi.

Çling çlong… Çling çlong… 
Okumaya devam et

Aslı “gibi”dir

“Koş Asil koş…”

Asil, ünlü bir müzisyen olmak isteyen ve bir sürü seçkin grupla çalışan bir “roadie” idi. Roadie kelimesinin türkçesi yok ama karşılığı set/sahne görevlisi, enstrüman kurucu/depolayıcı gibi tamımların tümü olduğundan mesela, setsahçi idi diyebiliriz. Ya da Türk müzik camiasının kullanmayı pek sevdiği ama kökeninin yol olduğunu bilip bilmediği meçhul şekli ile ağızlarından çıkanı tekrarlayarak “Rodi” diyerek de devam edebiliriz.

Asil tüm gecelerini gündüzlerine karıştırarak az uyku ile yaşamaktaydı. Tüm zamanını, uykuları dahil müzik enstrümanları, sahne ve de sanatkarları ile geçirmekteydi. Kısaca hayali yaşamının tam ortasında, gencimiz ise uzanamadığı rüyasının etrafındaydı. İş gücüne ve de emeğine denk bir ücret almadığından annesi ile birlikte yaşamaya mecburdu. Ama zaten içine zar zor girdiği bir odaya da gocunmaya vakti yoktu.

Okumaya devam et

Müfit Özdeş

“Bilimkurgu, elmaya dışarıdan bakabilen elma kurdudur”
Virgül, Sayı 1, Ekim 1997

Görkemin Dibi

Barcelona açıklarında, beş artı beş yıldız muhteşem bir otelin lobisindeyim. Orada bulunabilmemin benimle hiçbir ilgisi yok. O zamanlar sevdiğim ama beni üç ay sonra terkedecek bir adam sayesinde ve de yüzünden oraya kadar gitmişim. Yürü yürü bir türlü geçemediğin ve çok yüksek tavan altında parlayan bembeyaz mermerler üstünde spor ayakkabılarımla cık cuk sesler çıkararak ilerliyorum. Jilet gibi giyinmiş personel, sezon dışı olmasına rağmen dev alanda kalabalık ve fevkalade bir nezaketle her geçene kendini Kraliçe ya da Kral gibi hissettirerek, ipe dizilmiş inciler gibi beklemede…
Okumaya devam et

8 köşe ve 12 kenar 1 oda ederse içine nasıl girersin?

“Sevip de ayrı düştüğüm evimde, sadece benim bildiğim, görünmez hayaletleri dinliyorum. Fısıldadıkları hiç net değil çünkü bahislerine şeffaflığımı uzun zaman önce kaybetmişim. Adeta paklanmış elde kalanlar; kalamayanlar ise ilgili tavan parçalarına asılı sallana kalmış… Garip ki ilk defa bugün, odalarda gezerken, sallananların içlerinden geçmek bana değmiyor, dokunmadıklarındaysa içim acımıyor.

Uyuyamadığım gecelerin koltuğuna bakıyorum, dördüncü ama sonuncu olmayan sigarayı bıraktığım günkü yanık ile bana küsmüş, adeta neden üstünde oturmadığımı soruyor. Kalbimden: ‘İstemedim göz yaşlarıyla ıslanmanı, yalnızlıkları yaşamanı. Güzel anıları hak ettiğinden terkettim seni. Mutlu ol, üstünde çocuklar zıplasın’ diye cevaplamak geçiyor oysa o soru sormak bir yana, herhangi bir dil bile konuşmuyor…”

Okumaya devam et

Kav Ga

“Açlık tokluk duygusu getirince, şizofrenik bir yapıya büründüm. Sürekli kendi kendime konuşuyorum. O esnada çamur suyumdan bir balık soruyor bana: “Karıştı mı için?” diye.

Sevgili altın saçlı balık, o kadar karıştım ki homojen oldum.”

Korkunç bir baş ağrısı ile uyandım. İçimden dün geceki dalgalarım çekilmiş olsa da bulamaç bir su ve çer çöp doluydum. Yataktan doğrulur ve kolumu yorganın altından çıkarırken adeta yosun ve plastik öbeklerine takıldı bedenim. Duraksayıp hayalime baktım. Bu sefer şu şekilli bir soru yankılandı buz odamda: “Ben nerede…yanlış yaptım?”. Suratımı karıştırıp oturdum biraz. İbrahim Tatlıses’in konu ile alâkası olmamalı dedim. Dikkat, aklımdaki düşünce bana komik değildi. Gülümsemedim de.
Okumaya devam et

“Inner – Myphılosophy”