Serap

“Hayatta seni en çok korkutan şey başına geldikten sonra neden korkarsın? Ya da hayatta sahip olduğun tek değer, varlığından vazgeçersen, neyin değeri kalır?”

Nihayet, son iki senemi kaplayan, sorgular ve de yargılar ile içimde yankılanan, bir makale vakasını burada paylaşacağım. Diğer karakterleri umursamadan anlatabilecek konum ve de uzaklığa vardım ve belirtmek istiyorum: Benim başıma gelen şekli, aşağıdaki anlatılan kısmın çoklu katıdır…

Hayatımdaki en “kara”şık anda “üretmek” ve “yazmak” için çok güzel bir kapı aralandı ve dünya üzerindeki en iyi tanıdığım kara parçası hakkında bilimsel bir makale yazma yoluna davet edildim. Üstelik bu fırsatla jeolojiyi terkettikten seneler sonra karşılaştım. Aşağıdaki anlatım, başlangıcında vaha sandığımın durumun seraba dönüş hikâyesidir.

Makalenin yazılmasına karar verildiğinde, ben ve danışmanlığımı yapacak kişi, oturup amacımız için görevleri kararlaştırdık. İlk etap, ana taslağın benim tarafımdan yazılması olarak belirlendi. Velhasıl kendisiyle yaptığımız bir sohbette, bu makalenin neden daha önceden yazılmamış olduğunu sorgularken, 2007 de bir uyduruk metin yazdığımı ama O vakit ayıramayınca benim de sallamış olduğum gerçeğini hatırlattım. Dediğime inanmayınca, o eski özet metni kendisine, tekrardan vermiş bulundum. Görünce çok şaşırdı ve yazmadan beklememi salık verdi. Şahsen özet yazının yavan olduğunu düşünsem de Danışman makalenin inşaasında iyi bir iskelet olduğunu savundu ve kendi emeği ile yeni (bence ilk) taslağı oluşturdu. Kısaca, bir şekilde “yazma” görevimden tesadüfen uzaklaştırıldım. Ana yazarlık, benim için önemsenecek bir mevzu olmadığından da, o dönem durumu sorgulamadım. Zaten, hayatımda, sevdiğim insanın aklı dışında önde olmayı arzuladığım başka bir yer bilmemekteyim.

Makalenin gelişimindeki kritik noktaya varana kadar da isim sırası gündeme gelmedi. İlk konuşması yapıldığında, bugün duymuş olduğuma anlam veremediğim nedenlerden, sırada önde kalmaya itildim. Bunlardan teki “Bana borçlu olunması”, bir diğeri ise “Hep bu yolu tercih ettiği” idi. “Senin ismin önde kalsın ve lütfen bu konuyu bir daha açma” diyerek bana bu konuyu bir daha açmamam için söz verdirttiğini çok net hatırlıyorum.

İşin emek kısmına gelecek olursak, ikimizden birinin daha fazla çaba harcadığını düşünmüyorum. Yazarı tek olan yazılar bile pek çok seferde şekillenirken, birden fazla yazarlı tek bir metnin nasıl yol alacağını, yaşamayanlar tahmin edemezler. Anlatılan şekillendikçe harflerin sahipleri kalmıyor. Aslen “ilk” metnin yazarı olmayı deneme fırsatım olmamış olmasa da, ne derece evrilmiş olduğunu görebildiğim yerden, “Sen yazar değilsin” ya da “Emeğin yoktu” cümlelerinin şahsıma ciddi bir haksızlık olduğu kanaatindeyim. İlk ilkel ön yazı, yukarıda anlattığım gibi, benim elimden çıkmamış olsa da, kritik noktaya kadar ki tüm fikir ve gidişatta rol sahibiydim. Ve de o rol için, başta kadın, sonrasında ise bir genç olarak çılgınca mücadele verdim. Ve “kendimce” birden fazla, ciddi hatanın engellenmesinde tek başıma sorumluydum.

Birinci senenin sonunda savlara bakışlarımız da ciddi ölçüde farklılaştı. Nihayetinde karşıma gerçekte görülmeyen ya da olmayan veriler üreten, ürettiklerini sıkılmadan yazan biri çıktı. Etik olarak ne denli yanlış olduğu bir yana, yanlış anlaşılma ya da hata olabileceklerini sanarak yaptığım itirazlara dinlediğim açıklama kılıflı bahaneler dehşete düşürücüydü. Kritik nokta olarak adlandırdığım yer, metinin, benim gözümde yazarlardan tekinin hayallerinin anlatıldığı bir kurguya döndüğü yerdir.

“Dünya üzerindeki verilerin yüzde doksanın son iki senede oluşturulmuş olduklarını biliyor muydunuz?”

Elimde, bu hikâye/olayın her etabında yapılmış yazışmalar ve konuşmalar kayıtlı (Bu cümlenin gereği aşağıda anlaşılacak). Verilere baktığımda, hatırladığım ve burada anlattığım kısmın doğruluğunu gerçekleyebiliyorum. Maalesef Danışman demiş olduğun kişi de, hikâyenin bambaşka olduğunu pek çok davranış, çok ayıplı bir mektup, hakaretler ve iftiralar eşliğinde gözüme ve de içime sokuldu.

Bilemediğim bir ya da birçok nedenden, ortak anılarımız ve de algısı çarpıtılmış durumda. Mesela, “Tanrının bana yazabilme yeteneğini bahşetmediğini” bu nedenle de kendi yazmak “zorunda” kaldığını bir yerde kafama salladı. Bu saldırı, bu olay için, işin aslını bilen iki kişiden birine savrulacak en başarısız yalan. Hele ki verilerin kontrol edilemez derecede biriktirildikleri bu dönemde ben aptal olmadığıma göre, değiştirmesi imkansız bir deneme.

Elbette onlarca sayfa uzunluğundaki makale yazısı, iki yıl süren, ileri geri cümle eklemeleri, düzeltmeleri, okumalar, tekrar yapılandırmalar, kan ve tere karışan tükürüklerle ortaya çıktı. İleri geri yüzlerce yorum yapıldı. Elektronik yazışmalar, sözlü tartışmalar, telefon görüşmeleri, araştırmalar… Her paylaşımın elektronikler üzerinden yapılanları, benim arayüzlerimlerimde, “telefon konuşmaları dahil” kayıtlı.

Yani, bir gece yarısı mantıksız ve yersiz “Cehennemde yan!!” hakareti de sayısal olarak elimde. Hâttâ cehennem ateşine, çok parçalı bir resmin en alt kısmındaki “anlatamadığı” bir yeri, ona göre beceremediğim için mahkum edilmiş olduğumu, sadece 1 dakikalık bir dinleti ile istediğim herkese kanıtlayabilirim.

Dan(din)işmanın rayından çıkışını, uydurulanları, gerçek verilere “dönüşünü” en ön sıradan izledim. Psikolojik olarak, on yılların deneyimi ile çuvallamak çok acı vermiştir diye düşünüyorum. Hele ki benim gibi, bir yeni yetme ve aceminin, kendisini idare ettiğini fark etmek, öz kritiği olan birine bayağı sorgulatıcı olabilir.

Yüzleşmek istemediğimiz “kendimizle” karşılaştığımızda, iki seçenek olur. Kabullenmek ya da reddetmek. İki seçenek de birer mücadele. Dandini de bir noktadan sonra yutamadıkça reddetmeyi seçerek, zamanında saygı duyduğum insandan, kendini içinden çıkaramayacağı bir çukura yavaş yavaş gömen bir deliye dönüştü.

Dakikalarca dinlemediği cümleleri duyurmaya çalışırken “kırmamaya” çabalayarak, hatasını farketmesi için sabır ve hakaretler eşliğiyle bekleyişlerimi, ben bilirim. Komik olan kendi dalgınlığını beklerken duyduğum azarlar ve bilgi eksikliğimle geçilen dalgalar (Bilmemenin nesi ayıpsa?)… Tüm yıpratmalarının sonunda, asıl hatanın kendinde oluşunu fark edişi üzeri gelen gevelemeleri ve kızarması da aklımda. Özür duymadığım gibi bekelemedim de. Ama zaten amaç birbirimizi duygusal eğitmek ya da eritmek değildi. Doğru hatırlıyorsam, bilim yolunda üretim yapmaktı?!

İlişkide kritik noktayı geçtikten sonra, her gün fevri davranışları ve ukalalığı giderek arttı. Onun için tıkanmanın başladığı yerde ise tiklerinin başladığını hatırlıyorum. Evet, tikleri. Ben her konuşmaya başladığımda, pardon, ben her ağzımı açtığımda esniyordu. Gerçekten de tek bir sefer, bir şey söyleyecekmiş gibi sadece ağzımı açtım ve esnedi. Esnemesi bitince cümle kurdum. Fiziksel olarak benim dediklerimle ilgilenmediğini bilinçdışı vurgulamaya çalışıyordu. Benle verdiği kişisel savaş umrumda olmasa da işe yansımaktaydı…

Benim yaptığım tüm yorumlar, fikirler ve kelimeler belirgin bir şekilde yapıttan atılmaya başladı. Reddettiklerim, farketmeyeceğimi umarak, metinin içine gizlemeye başladı. Artık yazı içeri, ileri geri ilerlerken “gizlice” değiştiriliyordu. Belki yaşlarımız birbirine daha yakın olsa, iki yazıyı birbirine kıyaslamanın “compare” gibi basit bir komutla kontrol edilebildiğini bilir ve de kendini küçük düşürmezdi. Oysa inatla, yersiz ve garip süprüntüler için çok vasat bir şekilde, skor sağlamaya çalıştı. Dandinişmanın kavramının değeri ucuzladı.

Hayat pek enteresandır. Benim kadar kusurlu bir insan, ne şans ki Dandini Dastana önünde, aradıklarının ufaklığından “Kusursuzdu”. Mükemmeliyetçilik adi bir özelliktir. Elindekilerle yetinmeni engeller ve beklentilerini yükseltir. Sonuç olaraksa, “Bu dosyayı neden sildin?!” denemesinin cevabı “Dosya yerinde” gibi basitti. Paranoyaları megafonla “ben buradayım” diye bağırarak sesli iletişimi engelliyordu.

Bir noktada benden yazı dosyasının son hâlini çaldı. “Senin düzeltmelerini (ki bunlar imlâ, resim sırası, atıf kontrolünden ibaret. Onunkiler gibi, yazıya gömülmüş gizli fikirler değil) kabul etmiyorum” dedi, “Benim taslağımla, ben devam edeceğim dedi”. Yazıyı, ondaki hâlini paylaşmasını rica etsem de vermedi. Bunlar da kayıtlı.

Ne gariptir ki sadece birkaç gün sonrasında “Görevini yapmadığından senin yazını yazıyorum” cümleli garip bir mesaj geldi ve buna “dikkat, benim adıma herhangi birşey yapmanızı asla istemedim. Kontrol manyaklığınızla sanrılarınızı birbirine karıştırmayın” demek zorunda kaldım. Cevabım üzerine gelen çocuksu saldırı “Yorumlarınla ilgilenmiyorum ama dilediğin kadar paylaşabilirsin” oldu.

Son cümlenin amacının beni güldürmek olmadığını bilsem de okuduğumda gülümsedim. Çünkü, karşılıklı olan bu düşüncemi, onun yaptığı gibi paylaşmaya ihtiyacım yoktu. Zaten artık amaç bilim ya da makaleyle hiç alâkalı değildi. Diğerini ezen kazanacaktı. Beklenen benim altta kalmamdı. Eminim ki pek çok kafa öğretmenin öğrenciyi ezmesi fikrindedir. Ne de olsa, öğretmenin vurduğu yerde gül biter gibi garip bir deyimimiz var. Neyseki ben kendi kafamın içinde, ben olarak yaşıyorum. Ve de saygının ne olduğunu bilecek ve kime verilmesi gerektiğini tartabilecek bir yaştaydım.

Tüm bu durumlar, en başta kabul ettiğim isim sırası hadisesini gündeme getirdi. Benim için matematiği çok kesindi. Ben yazarı değilsem, yazarı değilim. İlk görüşlerim reddedilip, veriler uydurulmaya başlandığında bu isteğimi dillendirmiştim. Bana çok dar görüşlü bir şekilde yazının güvenirliği kaybolur ya da artık çok geç diye cevaplamıştı. Cüretkârca, değiştirmememi salık verdi. Yanılıyorsam söyleyin, ismim bana ait değil mi?

Son aylarda Dastana daha fazla zulüm etmeye çalışan terbiyesiz birine döndü. Yeteneksizlikleri daha da arttı. Tüm çalışmanın özeti olsun diye öyle bir şekil çizdi ki, onu gördükten sonra bir teşhis koymazsam, işinde çok kötü olduğunu düşünmek zorundaydım. Saldırgan, unutkan ve yaşlı olduğundan “Bunama başlangıcına” karar kıldım. Kazanılamaz bir savaştı yaşadığım. Yetişkin oldum ve gerekeni yaptım: Gittim.

Bu rezil ve uzun anı ardında aklımdan bir şey çıktı: Saygı duyduğum bir bilim insanı. Yerine de yeni bir şey girdi: Sosyal bilimlerin sandığımdan önemli olduğu. Bulunduğumuz tarihe kadar, kişisel ilişkiler ve de bozukluklar yüzünden kaç tane bilimsel gelişimin, keşfin ya da icadın tamamlanamamış olduğunu, karalandığını tahmin bile edemiyorum… Akademik hayatın için var olabilen insanlara da sınırsız saygı duyuyorum. İdealleri için neler çektiklerini tahmin edemezsiniz.

Yolunuz açık olsun…

Ne düşünüyorsun, paylaş..

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s