Tımar Hane

Yaşam denen, kontrol edilemez etkileşimler karmaşasının büyülü bir zamanında, kendini diğerlerinden daha deli sananın geçici müdürlüğe atandığı bir tımarhanede, kısa süreliğine yetki kazandım. Kavramları aklımda çevirmeyi ve devirmeyi seven biri olarak: Engelleri manilere dönüştürme ve beceriksizlikleri hayallere çevirme şansım oldu. Akıl sağlığınızı kaybettikçe terfi aldığınız bu işte, düşkünleştikçe de düşmemek elde değildi. Kapanış tarihine yakın bir zamanda, hayatıma değmiş isimsizlerin tümcelerinin listelenmesi ihtiyaç oldu. İç gıdıklayıcı bir gözetim altında, akla geldikleri harfsiz sırada, kendimden şüphelenmelerin kanıksanmış alışkanlığı ile önüme dört kağıt ve bir kalem çekip, raporu hazırlamaya başladım…

Arkada kalanların arkada kalmış olmalarından memnun olsam da yazıyı tamamlamak için, yapmış olduklarımı dayandıracak bir kaynak gerekti. Kafamdaki kişisel kararlar ansiklopedisi ciltlerini müdür ilan edildiğim dönemde, bana biçilmiş eksik bacaklı masaya destek yaptığımdan çaresizdim. Başıma gelenleri hiçbir yere dayandıramıyor olmamı da zamanen bacaksız masası dışında dinleyen kimse yoktu, yalnızdım… Zaten hâli hazırda, benzer maddelerin farklı dillerdeki tekrarlarından meydana gelen an”sik”lopedik dizgim, akıl almaz bir istikrarsızlığın, kişiliğimde pişkince iktidar sağlamasından başkası değildi. İşe yaramasını da beklemiyordum. Dolayısıyla asilik gereği kalemin ucunu dilimle ıslattım ve kağıda dayadım:

“Bu yazılan cümleler bana aittir ve sadece bu nedenle de bir peygamber değilim” iz düştü. Şaşırdım. Lütfen sanılmasın ki bu cümle ile ne yöne gitmek istediğimi bilmekteydim… Konunun gideceği yerden endişe etmiş olmalıyım ki öndeki kağıdı arkaya yerleştirip, o güne kadar duymak istemediklerimi doldurmuş olduğum ceplerime ellerim girişti. Tahminimden çok kısa bir sürede beklenmedik bir mutlulukla geri çıkıştılar… Delik ceplerime tatlı bir kırgınlıkla, kendi söküklerimi dikebildiğimi hayal edip, dikemiyor oluşuma şükrettim. Masadan kalkmışım…

Rapor bahanesi olsun, beklememeyi beklemenin tüm sıkıcılığı içimi boğdu. Masa etrafında dönmeye başladım. Her tamamlanan tur “Charlotte ya da Emily Brontë olsam uykum gelmiş olabilir miydi?” diye sorgulattı. Ardışık sorgulamaların tam orta yerinde: “Yalnız olmak sadece bazı zamanlarda zordur.” cümlesi kendini doğurdu. Doğum kulaklar ile kaleme aynı zamanda bildirildi ve kendi ayaklarımın üstünde kağıda geçmesini, bizzat gözlerimle izledim! Yapılabilecek olanlar ulu orta sonlanmış mıydı?

Kafam karışınca, raporu teslim etmeden istifa etmeyi uygun buldum. Eve döndüğümde masanın ayağında ara ara tekmelediğim geçmişimi unuttuğumu fark ettim. Tuhaf bir şekilde üzülsem de en çok utandım. Sağlıklı olmayı beceremediğime kanaat edip, ne idüğü belirsiz bir gelecek için, ömrüme yıllar ekleyerek didinmekten de vazgeçtim: Baskın bir hiççilik ile prefrontal korteksimi alkole teslim ederken artçı bir sigara yaktım… Elim kalabalıklaşınca, kağıtları yanımda taşımakta olduğumu fark etmişim. Hemen üçüncü kağıdın sonuna tükürükle şu kelimeleri ekledim:

“Anlar peşinde,
Sevgisizler,
Üst üste…
Hay ben senin,
İçine!”

İşler çığırlarını aştı, çığlıklar odalara taştı.

Eh artık… O hâlde kağıtların dördüncüsüne içeriğini  “hak” getirsin. Ben de biraz dinleneyim.

 

Ne düşünüyorsun, paylaş..

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s