VE ve DA bazen ayrı yazılır

“Beni dönüştürdükleri hâlimi beğenmiyorum ama mütemadiyen öğrendiklerimi tekrarlıyorum. ‘Nasıl olacağını boşver, ne kadar olacağı da önemli değil, yanında olmak istiyorum’ demek istediğim hâlde susmaya devam ediyorum çünkü aslan parçası olmayı bilmeyen birine, samimiyet vermek istemiyorum. Özeniyorum… Sahip olamadığım, bana kendinde yer ayıran ikincimi, daha tanımadan özlüyorum.”

Koluma bakıyorum ama aslen saat takmıyorum. Telefona gözüm ilişiyor, ucundan masa üstünde sürüklüyorum. Işık yanmadığından bana ulaşmaya çalışan kimse olmadığını anlıyorum. Ekranı açarak, etkileşimsiz arayüze bakmayacağım çünkü pilimi harcamak istemiyorum. En çok bugün yetmeli o pil çünkü haber bekliyorum. Bana ulaşmasını iple çekerken, ip kopmuş olmalı ki ne beklediğimi bilmiyorum… Kendimden sıkılıp hüsranın içimde yeşerttiği kıpırtıları yoluyorum.

Bahsini edebileceklerim, bugün, elma çekirdeğinin içini bile doldurmuyor. Dışıma kısa nefes verirken “olaysız durum şahidime” bir göz atıyorum. Mekânımızda çok lüksüz çünkü bahçede oturuyoruz, altımızda plastik sandalyenin kaliteli olanlarından, koyu bahçe yeşili renkte olanlardan var. Satıh bozuk, çünkü topraktayız… Çimden çok ayrık otları üzerindeki sandalyenin tek bacağı havada kaldığından, ileri geri sallanarak sandalyeyi aralıksızca esnetiyorum.

“Tüm anlamadıklarını çözmenin kolay bir yolu var, farkında mısın?” diyor Şahit.

Sıkıntılıyım, içimdeki huzursuzluk ağzımdan kaçmaya çalışıyor. Engellemeyi başarıyorum. Telefonu bir kez daha elimle ittirip, küçük yeşil led’i aranarak, istememenin en büyük istekli hâli ile “Biliyorum” cevabımı ağzımda yuvarlayıp içime yutuyorum.

Biliyorum evet. Nitekim konuyu daha kulaklarıma anlatmadım. Duyduklarında üzüleceklerini bile bile nasıl yaparım? O kulaklar ki en son sesinden “bir tanem” dinlemişler, hazır değiller daha… Genç kalabilmiş olsam “Ne olur söyleme” derken kendimi ayrık otları üzerine yüzü koyun atar, haftalarca kımıldamadan sümüklerimle ağlardım. Oysa şimdi, kafesler içinde kalelere kapatılmış, seyircisi kaldığım içimde, rüzgar olup geçişiyor sahip olunamayan duygular, geciktirerek yapmak istediklerim…

“Yalan söylüyor” diyor.

Bak haylaza!

Kulaklarım, kendimden sakladığımı işitince, son duyulan “bir tanem” herhangi bir sıfat tamlamasına dönüyor ve tanelere ayrılıyor. İçimin bakıcısı olarak tanelerin döküldüğü koridoru süpürüyorum. Yittiği anda özlediğim son güzel söz, ciddi bir hava dolaşımı ile sonsuza kadar kayboluyor. Saçlarım uçuşuyor, önümüzdeki salkım söğüt toprağı yalarken bana eşlik ediyor.

Yüksek bir ses ve dışa nefes veriş ile, ağrıtmayan acıyı özgür bırakıyorum ve tekrar ediyorum: “Biliyorum!”.

Yüzümü sağ avuç içime alıp, üzerinde sallamadan edemediğim plastik sandalyenin kolçağına kolum ile sabitliyorum. “Zorla güzellik olmaz” deyimini ortama gömüyorum. Şahit onaylıyor: “Olmaz tabii…”. Konu çakılıyor.

Uzun bir ara sessizlik oluyor. Yüzümü elimden kaldırdığımda ortalığın zifiri karanlık olduğunu fark ediyorum. Bildiğiniz önümü göremiyorum. Oysa olmayan görüntü için ne çok ses var dışarıda… Telefonun ekranına da ışığına da küstüğümden masa üstündeki pozisyonunu ters çeviriyorum…

“Şarap?”
“Tamam.”

“Su?”
“Olur..”

“Geldim.” diyerek gidiyorum.

Geri geldiğimde, göremediğimiz gürültü içinde çok susamış bir şekilde ikimiz de şarabı şapır şupur içiyoruz. “Oh” diyorum.

Kendimi düzeltmeye karar verip, sandalyenin bacaklarını toprakta doğru denk getirmek için birkaç deneme yapıyorum. İşe yaramıyor. Bacakların dengesi peşine takılırken daha yeni küstüğüm telefon çalmaya başlıyor. Tabii ki çok heyecanlanıyorum ama kendime de telkin veriyorum “O değildir” diye. İki parmakla telefonu çeviriyorum ki arayan O çıkıyor.

Şahit soruyor: “Kim??”. Kafamı yana çevirip göremediğim yandaşımın yüzüne: “O” diyorum. Telefonun üzerine iki kişi eğiliyoruz, beklenen ama beklenmedik arama inceleniyor. İnceledikçe cevaplamaya giderek geç kalıyoruz. Derin bir nefes alıp, içimde tutuyorum ve hızlıca telefonu masadan yakalayıp avucuma alıyorum:

– Selam.
– Selam.
– Nasılsın?
– Sensiz…
Sessizlik.
– Özledim.
– Sevindim.

Ya da

– Selam.
– Selam.
– Nasılsın?
– Benli…
Sessizlik.
– Özledim.
– Peki.

Ve benzeri bir dizgili konuşma oluşmuyor. Bütünüyle aklımdan tekinde onun, diğerinde ise benim olamadığım iki konuşmaya izleyici kalıyorum.

Bana ne diyeceğini bilmiyorum. Bildiğim zaman üzüleceğimi düşünüyorum. Dinlemek istemeyen bir insana istediklerimi duyuramayacağımı kabul etmişim. O anda ise bana öğretilmiş olanların sözlü sınavında gibiyim…

Uzaklaşıyorum. Bir insanın aklında kurdukları ile yarışılamayacağını, adımdan iyi biliyorum. Sanrılar yüzünden bahaneye dönüyorum. Yanlış anlaşılarak yalnız kalıyorum.

Bir yabancının yarattığı kurgular ile savaşmak ya da sandıklarından acı çekmektense, içimde köşe kenar saklanmış ne kadar güzel duygu ya da anı varsa, bir kaşık suda boğmayı tercih edebilirim: Vazgeçerim…

Suyuma elim uzanıyor. Ben kana kana içerken, sesi kesilmiş telefon yeşil ışık yakmaya başlıyor. Telefonu, elimde tam tur çevirdikten sonra masaya geri koyuyorum. Şaşkın şahide: “Karar verdim.” diyorum. “Kendime yeni bir telefon alacağım.”

Şahit oyuna katılmadan önce soruyor: “Neden açmadın?”.

Diyorum ki: “Kapıyı çarpmaktan korkarak, gelmeyecek insanlar için beşikte beklerken, cereyandan tutuluyorum. Kendime bakmam lazım..”

Telefon hiç aranmamış gibi yapmaya başladıktan sonra Şahit soruyor: “Aklında bir model var mı?”

“Evet, evet. Aynısının yenisi…”

 

Ne düşünüyorsun, paylaş..

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s