Başkasının Aynısı Bir Aşk

Sanıyordum ki: “Bir şeyi sadece bir kere görebilirsin.” İki kere görmek diye bir şey olamaz… Yanılmışım…

Çok yakın bir zaman önce, kendi hüzün çemberinde oturan, üstünde taşıdığı miğferinden dolayı da kayasından kalkamayan, korkak ve de güçsüz bir şövalye ile tanıştım. Yanına ilk vardığımda, beli bükük oturduğu kayadan ufuk sandığı yöne doğru bakmaktaydı. Sadece kendi kafasından geçenlerin ve de algıladıklarının gerçek olduğunu varsaydığı dünyası aslen bir boyut eksikti. Bu nedenle de gezegeni sonsuz alan ama sıfır hacime sahip bir düzlemden başkası değildi…

On aya yakın bir süreyi kayasının yanındaki toprak parçası üzerinde geçirdim. O süre zarfında da çemberine gelmiş insanlardan herhangi birini fark edebilmiş olduğuna emin değilim… Sadece kafasında kurduğu aynı günü, aynı yabancılarla ve tekrar tekrar yaşamaktan fazlasını yapamayan; elinden düşürdüğü ve yanında yatan kılıcı için sürekli ağlasa da eline almasını bir türlü beceremeyen, iç sıkıcı bir insandı… Ne yazık ki bu ve benzeri tipteki kişilere rastlamak benim için ilk değildi, muhtemelen de son olmayacaktı.

Saçmalıkların kokusunu kilometreler önceden alabilen biri olarak, gizemli bir şekilde ama ısrarla anlamsızlıklarına mana vermemeyi tercih ettim. Kısacık sürede varlığını temsil eden herşeyden usandım ve bunaldım. Düşünecek olursam zaten ettiği değerlerinin tümünü de ben kendimden vermiştim… Çok üzülerek ama gülerek; çok yorgun ama güçlü; çok anlamadan ama bildik bir şekilde, tek nefeste yakışmadığım toprak parçasından kalktım ve yoluma devam ettim.

Hiçbir zaman, bir başkasının aynısı aşklara gemi bağlayacak biri olmadım. Hele ki yalnızlığın sadece dar zamanlarda acıttığını ve ön cümlenin ise hâli hazırda bir çalıntı olduğunu bilmekteyken, “olamayanları” yokluklarında hiç aramadım.

Sadede gelirsek, kıytırık şövalyeli yan hikayemin bitişinin ardından, ana hikayeme bağlanan koca dallardan tekinin üstünde felekten bir öğle yemeği yedim. Bu sefer gerçek bir gezegen üzerinde, üstünde miğfer taşımaya ihtiyaç duymayan hakiki bir kahraman ile birlikteydim. Sohbetimizin bir yerinde ilişkiler ve aşamalarından konuşur olduk. “Ben anlamam” dediği yerde ve de anda kafamda dev bir ampül yandı. İlişkiler ve aşamaları, Kübler-Ross modelindeki yasın 5 aşamasına çok benzemekteydi: İnkâr, öfke, pazarlık, depresyon, kabullenme…

Her başlayan ilişkinin bir sonu olduğundan, yaklaşımım çok gerçekçiydi. Üstelik yas da olduğu gibi sırayı karabilir ve seçilmiş şekillerde sıralanabilirdi. Mesela denksiz iki insanın ilişkisi karşıtlıkların inkârı ile başlayıp, kolaylıkla tartışmalara dönüp, pazarlık süreniz boyunca uzayıp, hızlı bir şekilde mutsuzluğa dönebilir; durumu kabul ettiğinizde (ayrıldığınızda?) de acınız bitecektir. Ya da depresyon ile başlayan bir ilişki önce inkâr’a ardından pazarlıklar üstüne öfkeli bir depresyona, kabullenmedikçe de tekrarlarına kolaylıkla geçebilir?

Özetle Amerikalı komedyen Louis C.K.’in bir şakasında dediği gibi 2 tip ilişki vardır: Boktan olanlar ve de daha boka dönmemiş olanlar…

Bitmiş her ilişkime yani ilişiklerimin tümüne bir dakikalık saygı duruşu ardından, samimi bir itiraf yapacağım.

Tek bir giden için gizli yas tutmaktayım. Ne garip ki bunu da çok yakın ve de garip bir zamanda fark ettim: Ondokuz yıldır kullanmakta olduğum kişisel hattımın numarasının değişebileceği fikri ile karşılaştığımda… Ya da asla aramayacak insanın zaten arayamayacağı ile yüzleşmiş olduğum anda.

Dolayısıyla da el sunucuların gözden ırak boşluğuna, benden sana, ufak bir karalama koymayı uygun buldum:

“…”.

 

 

 

Ne düşünüyorsun, paylaş..

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s